KEMALİST İHTİLAL

Temmuz 31, 2007

“…Anadolu Kadınları, Müdafaa-i Vatan Cemiyeti!..”

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 2:33 pm

“…Anadolu Kadınları, Müdafaa-i Vatan Cemiyeti!..”

(… ’ve kadınlar, bizim kadınlarımız’ , sırası geldiği zaman, ’yurttaş sorumluluklarına’ , hangi şart altında olursa olsun, yiğitçe sahip çıkıyorlardı, örnek mi, alın size örnek:

’Kurtuluş yolu’nu açanlar…

’’… 1334 (1919) yılının Teşrinisâni (Kasım) ayında Erzurum İnas İdadisi (Kız Lisesi) Müdiresi Fâika Hakkı Hanım, Muradiye Cami-i şerifinde toplanan kadınlara hitaben bir konuşma yapmış; Erzurumlu kadınları işgale karşı şiddetli protestolarda bulunmaya çağırmıştı. Fâika Hakkı Hanım’ın teklifi ile, İstanbul’u işgal etmiş olan İtilaf Kuvvetleri temsilciliklerine ve ABD senatörlerine telgraflar keşide edilmiş; vaziyetin vahameti anlatılıp, memleketi terk etmeleri talep edilmiştir…’’

’’… 10 Kanunevvel 1334’te (1919), Kastamonu’da yapılan miting, diğerlerine hiç benzemiyordu; zira bu mitingi tertip edenler de, hatipleri de, dinleyicileri de, kadınlardan mürekkepti. Tahsil ve terbiye görmüş, şuurla hareket eden bu kadınlar, cephane ve mühimmat güzergâhı olan Kastamonu’da, ’kurtuluş yolu’nu açmışlardı. Kaldı ki, aynı yılın (1919) Eylül’ünde Sıvas’ta, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne arka çıkan ’millici’ kadınlar, ’Anadolu Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’ ni tesis etmişlerdi, cemiyetin tesis gerekçesinde deniliyordu ki: ’Millet ve vatanımızın zararını mucip olacak her teşebbüsü red ile erkeklerimizle beraber ve bütün mevcudiyetimizle bu vatan müdafaa olunacaktır’ …’’

’’… Mustafa Kemal Paşa, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Hey’et-i Temsiliyesi nâmına, bu hanımlara şu telgrafı çekmişti: ’Anadolu kadınlarının vatan hizmetlerine devam arzularını görmekle pek ziyade mütehassıs olduk; takdir ve teşekkür-ü mahsuslarımızı arz eder ve kıymetli mesainizde muvaffak olmanıza dualar ederek, hürmetlerimizi takdim eyleriz’ …’’) ( ’Milli Mücadele’de Türk Kadını’ , Havva Baş / Fatma Alparslan )

O bir ’meçhul asker’di…

Keyfiyet, gece devriyesinin devir / teslimi esnasında, nöbetçi çavuşların verdiği, ’kontrol raporu’ neticesinde öğrenilmiştir, malum olduğu üzere, İnebolu ’da Milli Kuvvetler ’e bağlı olarak kurulan askeri teşkilat vasıtasıyla silah, cephane, erzak, giyecek vs. İnebolu İskelesi ’nden Çankırı ’ya, oradan Ankara ’ya ve cepheye gönderilmekte idi.

1337 (1921) kışında, Rifat ve Cemil Çavuşlar sabaha karşı arazi teftişini yaparken, Kışlaönü Mevkii ’nde cephane yüklü kağnısı üzerine kapanmış, öylece donmuş, genç bir kadını bulmuşlardı: Yorganını, kıymetli yükü üzerine örtmüş, elinde övendiresiyle, ruhunu teslim etmişti. Rifat Çavuş , öküzleri kağnıya koşarken; Cemil Çavuş , şehidin üzerine yığılmış karları süpürüyordu ki yorganın altından bir bebek ağlaması işitilmişti; iki çavuş, yorganı kaldırınca, ot ve samanla örtülü mermi ve mühimmat arasında, çullar içinde kundaklı bir kız çocuğunun, donmaktan kurtulduğunu tespit etmişlerdi. Kışlaönü Mevkii ’ndeki bu şehit kadının ismi asla öğrenilememiştir; o bir ’meçhul asker’di.

Peki ya Pozantı ’da Hatice Hanım ’ın, Tarsus ’ta Fatma Hanım ’ın, fahri milis mülazımı rütbesiyle, Kocaeli Grubu Mürettep Süvari Birliği Müstakil Müfrezesi’nde vazifeli Fatma Hanım ’ın, unutulmaz hizmetlerine ne demeli? Siz ’vatan ve namus’ uğruna, düşmanın türlü işkenceden sonra, fırında yaktığı, Nazife Kadın ’ı; Kocayayla mıntıkasında, elde mavzer savaşırken, alnından vurularak şehit edilen Gördesli Makbule Hanım ’ı, ’Asker’ namıyla maruf Sâime Hanım ’ı bilir misiniz?

Ya da diğerlerini?

Tayyar Rahmiye Hanım…

… Sözün gelişi, Cebelibereket ’in (Osmaniye) Raziyeler köyünden, Tayyar Rahmiye Hanım! Ama durun, Osmaniye dedin mi, Haruniye demiş olursun, Haruniye dedin mi, Bahçe (Bulanık) , o Bahçe ki, ’40 Karanlığı’ nda ekmeğini yiyip, suyunu içmiş; dinlediğim savaş hatıralarından etkilenip, ’Gâvurdağları’ndan Rivayet destanını yazmışım, sahi, nasıl başlıyordu o:

’’… Kaman civarına bahar gelince/ yıkılır ovadan abdal çadırları/ yücesinde pâre pâre duman tutmuş/ düldüldağ’ın yaylasında mekân kurulur/ hoşgelmişsin evvelbahar/ nisan ayı içinde donanır dağlar/ donanır yeşilinden alından/ istasyon deresi kabarmıştır/ hacıdağ’ın selinden/ dağlar sıra sıradır eylim eylim/ dağlar uzanır bir uçtan bir uca/ dağlar birbirinden yüce/ yamaçlarında kireç yakılır/ bir ömür boyunca kahrı çekilir/ kimse anlamamış sırrını hikmetini/ bu bereket nerden gelir…’’ ( Duvar , 11. basım, s. 19)

Tayyar Rahmiye Hanım , Fransız işgaline karşı 9. Fırka’nın kalkıştığı taarruza, oluşturduğu müfreze ile katılmıştı; hücum sırasında asker duraklayınca, bir hamlede öne çıkmış, demiştir ki ’’… ben karı başıma ayakta durmaktayım da, siz erkek olarak nasıl sütrede kalırsınız?’’ ; ve aynı muharebede, düşman ateşi altındaki iki ’neferini’ kurtarmak için davranınca, vurularak şehit düşmüştür.

’’… o kadınlar, bizim kadınlarımız…’’

Attila İlhan

Cumhuriyet, 25.02.2004

“…´Ulusalcılık´, ´Yurt Milliyetçiliği´dir!..”

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 2:17 pm

“…´Ulusalcılık´, ´Yurt Milliyetçiliği´dir!..”

O yıl, Cumhuriyet ‘in 10. yılı, ünlü marş bestelenmiş; biz, yâni Karşıyaka Cumhuriyet İlkmektebi ‘nin 3. sınıfı, dersi mersi bıraktık, Fatma Hocâ’nım ‘ın yönetiminde, onu ezberlemeye çalışıyoruz, çünkü 29 Teşrinievvel 1933 günü, İzmir Atatürk Anıtı önünde, bir ağızdan söyleyeceğiz.

Biz dediğim kimdi, son İzmir yolculuğumda onu düşündüm: Cumhuriyet ‘in ilk nesli, evet ama; o marşı, yürekten söylemeye çabalayan çocuklar arasında, kimler vardı? ‘Gâvur’ İzmir’in eski halkından, Levanten, Mûsevi; ya da Alevi, Çerkez, Boşnak, bir sürü çocuk; ya da ‘Mübâdiller’den, Giritli, Arnavut, Makedon, ‘Dönme’ (Sabetayist), ya da Rodoslu ailelerin, çocukları; bu farklılık, aramızda asla konuşulmazdı; ‘ hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için’ dik; onları hâlâ, teker teker, aynı sıcak sevgi ve samimiyetle hatırlıyorum.

Hepimiz, aynı heyecan ve iftiharla, ”… çıktık açık alınla, on yılda her savaştan’ diye başlayıp, hâlâ çoğumuzu heyecana boğan, o marşı söylüyorduk. Onların din, mezhep, dil konusundaki nitelikleri, bir gün bile aramızda sorun olmamış; dahası, aklımıza bile gelmemiştir: biz hepimiz, bu yurdun çocuklarıydık, onu düşmanlardan kurtarmış; ve Gâzi tarafından, parlak bir geleceğe ‘taşımakla’ görevlendirilmiştik!.

Sonradan öğrenecektim ki, ‘Ulusal Demokratik Devrim’ bu demekti, bunu gerektiriyordu, ‘Üniter Devlet’ te ‘milliyetçilik’, asla bir ‘ırk milliyetçiliği’ olamazdı; mutlaka bir ‘yurt milliyetçiliği’ olurdu. Esasen ‘Gâzi Paşa’ da, onuncu yıl söylevini bitirirken, bu düşüncenin ifadesi olarak, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ dememiş miydi?

Dikkat isterim, ‘Ne mutlu Türk doğana!’ dememiş! 

‘… Menfaatlarımız ortaktır…’

 (‘Tarihten Bir Yaprak/1. ”… 1 Mayıs 1336 (1920) TBMM, öğleden sonra, riyâsetini Reis-i Sâni Celaleddin Arif Beyefendi ‘nin yaptığı celsesinde, (8. toplantı, 2. celse) Kastamonu Meb’usu Yusuf Kemal Bey, Sıhhiye Nezâreti üzerine konuşurken, ‘Türklük, Türk, Türkler’ üzerinde fazlaca durmuş; o kadar ki, Sıvas Meb’usu Emir Paşa, buna itiraz ediyor; mevzubahis olanın ‘bütün İslâm âlemi’ olduğuna işaret ediyor; Mustafa Kemal Paşa, bunun üzerine kürsüye gelerek, geleceğin Türkiye ’sindeki ‘milliyetçilik anlayışını’ belirtiyor.

 ”… efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla, bir iki nokta arz etmek isterim. Burada kast olunan ve yüce meclisimizi teşkil eden zevat, yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Lâz değildir; fakat hepsinden meydana gelen İslâmi unsurlardır, samimi bir topluluktur. Dolayısıyla bu yüksek hey’etin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şeref ve şanını kurtarmak için azmettiğimiz emeller, yalnız bir İslâm unsuruna ait değildir; İslâmi unsurlardan meydana gelen bir kitleye aittir. Bunun böyle olduğunu hepimiz biliriz. (…) Dolayısıyla menfaatlarımız ortaktır, kurtarılmasını azmettiğimiz birlik, yalnız Türk, yalnız Çerkes değil, hepsinin kaynaştığı bir İslâm unsurudur; bunun böyle kabul edilmesini ve yanlış anlamaya meydan verilmemesini rica ediyorum…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt, 8. sf: 157. Kaynak Yayınları, Mayıs 2002).

Yâni, bu işin evveliyâtı vardı ve eskiydi: Gâzi, o imparatorluktan -Hıristiyanların da dahil olduğu- karmaşık bir ‘toplum’ un -o ‘memzuç’ diyor, karışık diye de çevrilebilir, ama bence, karmaşık hatta kaynaşmış demek daha doğrusu- elde kalacağını; böyle bir devletteyse ‘ırkçı milliyetçiliğin’ değil, ancak ‘üniter’ bir ‘yurt milliyetçiliğinin’ geçerli olacağına inanıyordu..”)

‘… ‘bölücülük’ aşılayan kimler?..’ 

(Tarihten Bir Yaprak/2. … nitekim, ABD ‘nin o tarihte önerdiği şehit öksüzleri için Anadolu ‘da çiftlikler ve okullar inşa etmek teklifini, ‘ecnebi’nin çeşitli toplulukları birbiri aleyhine kışkırtmak amacıyla kullanabileceğini’ belirterek, reddetmişti:
 

”… sırf ilmi ve insani gayelerle memleketimizde çalışmakla beraber; ruhlarında yerleşmiş bulunan Hıristiyanlık güdüsüyle (hiss-i sâikasıyla), hemen sırf Hıristiyan azınlıklarla meşgul olmak; ve onlara, ister kasıtlı ister kasıtsız, içlerinde azınlıkların da yaşadıkları Müslüman kitlelerinden, ‘ayrılmak arzusunu’ (bölücülük) aşılamak!.. Bu gibilerin gerek Müslümanlara, gerek güyâ iyiliğine çalıştıkları Hıristiyan azınlıklarına (buraya dikkat!) dahilinde yaşadıkları İslam çoğunluklarına, mâkûl olmayan tahakküm arzusunu aşılamakla, ne kadar gayr-ı insâni bir surette hareket etmiş bulundukları; ve bu yüzden husûle gelmiş olan boğazlaşmalardan, mânen mes’ûl bulundukları âşikârdır. (…) Buna müsaade etmek, çocukları yaşayacakları muhite düşman, veya hiç olmazsa yabancı olarak yetiştirmek ve onunla çarpışmaya mahkûm eylemektir. Bu ise gerek o çocukların ve gerekse içinde yaşayacakları halkın felâketini hazırlamaktır. Bunu engellemek ise hükümetin vazifesidir…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt. 10. sh: 243. Kaynak Yayınları, Mart 2003).
 
Kısacası o, Cumhuriyet ‘milliyetçiliğini’, Anadolu’da yaşayan her türden halkın, -dinine, diline, mezhebine, ırkına vs. bakmaksızın- o toprağı benimsemesine; o ülkenin ‘özgürlüğü’ ve ‘tam bağımsızlığı’ için, gerektiğinde kendini feda edebilmesine bağlı saymaktadır. Milli Mücadele, bu ‘milliyetçilik’ anlayışının, en mükemmel kanıtı değil midir?)

Attila İlhan

Cumhuriyet, 17.05.2004

“…Gâzi´nin ´Kızları´!..”

Kategori: makaleler — kemalistihtilal @ 2:15 pm

“…Gâzi´nin ´Kızları´!..”

(… Mütareke yıllarında, Ankara ‘daki TBMM Hükümeti Hey’et-i Vekilesi’ne arz edilmiş, bir istihbarat raporunda; bilir misiniz ki ‘payitaht’tan şöyle bahsedilmektedir:

”… bademâ İstanbul’da ‘İngilizcilik’ moda olmuş ve bu kuvvet önünde, birçok kimse boyun eğmiştir. İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin tekrar tesisi; münhasıran bu muhiplerden müteşekkil bir kabine teşkil edilmesi tasavvurları, bu boyun eğişin delâilidir; bir taraftan da, henüz muâhedemizin ne olduğunu, ne gibi maddeleri ihtivâ eylediğini bilmeyen bazı recâl ve hükümet mahfilleri; kendi kendilerine, el’ân muvazaa fırkaları tesis eylemekte, mütekâit askeri erkânı tekrar hizmete çağırmakta, ne yaptıklarını bilmemektedir…” (Ağustos, 1336/1920)

Aynı tarihte, İngiliz Muhibbanı Cemiyeti Reisi Sait Molla Efendi , mahiyeti şöyle bilinen, bir beyanat vermişti:

”… şu anda İngiliz taraftarlarınca, İngiltere dostlarınca mevzuubahs olacak şey; o istiklâlcilerin takip ettiği gibi, beynelmilel bir vaziyet intaç edecek olan istiklâl değil; İngilizlerin iâne ve himâyesiyle teeyyüd edecek bir istiklâldir!..”

Ne tuhaf, insan adeta ‘muhterem’in; Avrupa Birliği ve ABD’nin ‘iâne ve himâyesi ile teeyyüd edecek, bir istiklâl’ den söz ettiğini sanabiliyor…)

‘Dil öğrenmek için, kolej şart değil…’

… oysa halka halka, ‘Dip Dalgası’ nı oluşturan halkımızdan; birbirinden ilginç, ‘dayanışma’ mesajları geliyor, onların fikirleri de farklı, heyecanları da! Bakar mısınız, İstanbul ‘dan gönderdiği faks mesajında, Zeynep Köklügil (asıl adı mahfuz) neler diyor:

”… 1965 yılı, Ankara Üniversitesi DTCF İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunuyum. Liseyi, normal bir Türk Devlet Lisesi’nde bitirdim; yâni herhangi bir kolejde değil; fakat Üniversite’nin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden birincilikle mezun olmuştum. (Dikkat!) Bunu lisân öğrenmek için muhakkak koleje gitmenin gerekli olmadığını; bunun, biraz da heves ve gayret, sürekli çalışma meselesi olduğunu belirtmek için yazıyorum…”

”… şu an, çeviri alanında, Türk Devleti’ne otuz altı yıl hizmet etmiş bir kimseyim. Bu sürenin otuz bir yılı, Türk Denizciliği için çalışmakla geçmiştir; halen emekliyim, fakat işime uygun bir yerde çalışmaya devam ediyorum. (Dikkat!) Türkçeye kazandırılması veya Türkçeden İngilizceye çevrilmesini gerekli gördüğünüz yazılar varsa, bunu hiçbir ücret almadan yapabilirim; yeter ki Türkçemize kazandıralım, veya İngiliz dilinde duyuralım…” (25 Şubat 04)

İnsanda minnet duyguları uyandıran, böyle bir ‘hizmet arzı’ na ne buyurulur; insan elinde olmaksızın, Müdafaa-i Hukuk ‘un ‘gönüllü kızları’ nı hatırlamıyor mu? Bu kadar mı? Hayır! Balıkesir ‘den (Ayvalık) bir başka Gâzi ‘nin ‘kızı’ (asıl adı mahfuz) aynı Kuva-yı Milliye ciddiyetiyle devreye girmektedir.

‘…tek sorumlu media’dır!..’

”… ismim Işınsal, süper lise yabancı dil bölümünden geçen yıl mezun oldum. İngilizce’yi sevmeme rağmen, İngilizce kelimelerin Türkçe kelimeler arasına sokuşturularak, ne olduğu belirsiz bir dilin Türkçe diye benimsetilmeye çalışılması, beni son derece rahatsız ediyor. (Dikkat!) Acaba, üretmekten ziyâde, aşırı tüketen bir toplum olarak, farkına varmaksızın Türkçe’yi de mi tükettik? Yoksa ezelden beri ‘Batılı’ bir toplum olmak isteyişimizden dolayı; nasıl an’anelerimizi, bizi biz yapan kültürümüzü ‘Batı’lılaştırdığımız’ gibi, Türkçe’yi de Batı’lılaştırıyor muyuz? Türkçe bunu hak ediyor mu? Bence bu bir Çinliye sen Türksün demek kadar saçma! Bir dilin kendi türettiği kelimelerle konuşması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl ki İngilizce bir cümle kurarken ‘I want to gitmek home” demek komik oluyorsa; ‘Programımızın start ‘ını veriyoruz…” da bana bir o kadar komik geliyor. ‘Start’ , başlamak, başlatmak, başlangıç demektir. Sizce ‘başlamak’ veya ‘başlatmak’ , ‘verilir’ mi?…”

”… son zamanlarda, gazete ve televizyonlarda, başka kelimeler de kullanılıyor: ‘Trend, cool, konsept, legal, illegal, cast, security’ vs… İşin en üzücü tarafı ise, kullanılan bu kelimelerin, Türkçe karşılıklarının olması. Ben bu kelimeleri duydukça, neler hissettiğimi, size anlatamam. İngilizce, öyle istilâ etmiş ki Türkçemizi, ve bizi; onu görmemek, onunla karşılaşmamak mümkün değil. Bunun sorumluları sizce kimler? Ben tek sorumlu olarak Media ‘yı görüyorum…”

‘Bana bir yol gösterin!..’

Işınsal, faks mesajında işi bu kadarla bırakmıyor; o, tam da bir Anadolu kızına yakışan ciddiyet ve sorumluluk duygusuyla, daha sonra bakınız neler yazmış:

”… ben artık elim kolum bağlı, onları ve olanları seyretmek istemiyorum. Yapabileceğim bir şey muhakkak olmalı. Seksen yaşına girmiş Cumhuriyet’imizin, daha uzun süre yaşayabileceğinden şüpheliyim. (Dikkat!) Atatürk’ün ‘bize emânet ettiği’ bu ülkenin, geldiği durumdan dolayı vicdanım hiç rahat değil. Kendimi ona ihanet etmiş gibi hissediyorum. Her gün Atatürk’ün Gençliğe Hitabı’nı defalarca okuyor ve okudukça ona elimden gelen her şeyi yapacağıma söz veriyorum. (Dikkat!) Sizden bir şey rica ederim. Lütfen bana bir yol gösterin. Biliyorum ilk adımı atsam, gerisi gelecek. Ben buradayım ve her şeyi yapmaya hazırım…” (27 Şubat 04)

Üzülme Işınsal , şu mesajı çekmekle, sen ‘ilk adımı’ attın bile kızım!

Attila İlhan

Cumhuriyet, 08.03.2004

ABD Genelkurmayı’nın İğrenç Tuzakları!

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 2:06 pm

24 Mayıs 2007 Perşembe günü iki Amerikan savaş uçağı F-16, Hakkâri’de Türk hava sahasını dört dakika süreyle ihlal edince sinirler gerildi, ABD gözdağı veriyor diyen medya kaygılı manşetler attı.

Aslında bu olay karşısında bu kadar telaşa hiç gerek yoktu!

ABD Genelkurmayının geçmişte kurmuş olduğu iğrenç tuzaklar, tasarlayıp uygulamış olduğu terörist eylemler yanında, dört dakikalık hava sahası ihlali bir avuç çerez gibi kalır!

İşte şimdi bunlardan birkaçına biraz yakından bakalım.

Domuzlar Körfezi Çıkarması

1 Ocak 1959’da Fidel Castro liderliğinde gerçekleşen Küba Devriminden sonra, ABD-Küba ilişkileri giderek bozuldu. Castro’nun ulusalcı politikaları sonucu, Amerikalılar Küba’da ele geçirmiş oldukları mal, mülk ve toprakları hızla yitiriyorlardı. Bu gidişe çabuk bir çözüm bulmalıydılar.

17 Mart 1960’da ABD Başkanı Eisenhower, CIA’nın Castro’yu devirme planını kabul etti. Çoğunluğu, işledikleri çeşitli adi suçlardan dolayı Küba’dan kaçıp ABD’ye sığınmış sürgündeki Kübalılar eğitilecek, silahlandırılacak, ceplerine para koyulacak ve Castro’yu devirmek üzere hazırlanan planda kullanılacaklardı. Daha önce, 1953’de İran Başbakanı Mussadık’ı, 1954’de Guatemala Devlet Başkanı Guzman’ı devirmiş olan CIA, Fidel Castro’yu da kolayca devireceğinden çok emindi.

17 Şubat 1961’de, ABD’nin yeni başkanı John F. Kennedy, Castro’nun devrilmesine gerekçe olarak şöyle bir yalanın uydurulup dünya kamuoyuna duyurulmasını önerdi: Castro modern savaş uçakları ve roketler satın alarak Amerika’nın güvenliğini tehdit etmektedir!

15 Nisan 1961 sabahı CIA ve ABD Genelkurmayı birlikte şöyle bir oyun sahnelediler: Bir Amerikan uçağının önce motorları çıkarıldı, sonra uçağa ateş edildi. Uçağın gövdesinde kurşun delikleri açıldıktan sonra motorlar yeniden yerlerine takıldı. Uçak, Florida’dan sadece 90 mil uzaklıktaki Küba’nın hava sahasına alçaktan uçarak giriş yapar yapmaz, pilot uçağın yüksekliğini ve hızını iyice düşürdü. Pilot, sanki Kübalıların açtığı ateş altında kalmış gibi telsizle SOS sinyali verdi, Florida’daki ABD Deniz Hava üssüne acele iniş için izin istedi. Haber bir anda tüm dünyaya duyuruldu. ABD’nin Küba’ya saldırması için gerekli bahane yaratılmıştı!

17 Nisan 1961 günü ABD kuvvetleri, Amerika’da eğitip silahlandırdıkları, ceplerine bol para koydukları 1.511 Kübalı sürgünü Küba’nın Güneyindeki Domuzlar Körfezi (Kübalılar ‘Giron Plajı’ diyor) kıyısına çıkardı. CIA ve Amerikan askeri kuvvetlerinin yardımıyla sahile çıkan sürgündeki Kübalıları görünce, yerli halkın da Castro’ya karşı ayaklanacağı ve kısa zamanda Başkent Havana’ya yürüyüp Castro’yu devirecekleri sanılıyordu.

Tam tersi oldu!

Yerli Kübalılar, Castro’nun askerleriyle bir olup işgalcilere saldırdılar. 115 işgalciyi öldürüp 1.189’unu esir aldılar.

ABD saldırısı, yenilgiyle sonuçlanmıştı.

ABD Genelkurmayı ve CIA’nın Küba’yı işgal planları yerle bir olmuştu!

Mayıs 1961’de Fidel Castro, 1.113 tutsağı ABD’ye geri verip, karşılığında ABD’den 53 milyon Dolar tutarında yiyecek ve ilaç aldı.

Kennedy yönetimi, ABD Genelkurmayı ve CIA rezil olmuşlardı!

CIA’nın başkanı ve yardımcısı istifa ettirildi.

Firavun Sıçanı Operasyonu

ABD için utanç verici bir yenilgiyle sonuçlanan Domuzlar Körfezi Çıkarmasından sonra Castro’yu daha ciddiye almak zorunda kalan ABD Başkanı John F. Kennedy, 30 Kasım 1961’de Küba’ya karşı gizli operasyonlar yürütülmesi emrini verdi.

Gizli operasyonların planlamasını CIA yapacak, askeri eylemleri ABD Genelkurmayından Hava Kuvvetlerindeki Org. Edward Lansdale yürütecekti.

Başkan Kennedy, gizli operasyonlar sonucu Küba’da bir karşı devrim başlatılmasını ve en geç Ekim 1962’de Castro’nun devrilmiş olmasını istiyordu.[1]

Küba’ya karşı düzenlenecek gizli operasyonların amacı, ABD Genelkurmayına Küba’yı işgal gerekçesini yaratmaktı.

Bu projenin yürütülmesinde birinci derecede yetkili, Başkan John F. Kennedy’nin kardeşi, Adalet Bakanı Robert Kennedy olacaktı.

20 Şubat 1962’de, ABD Genelkurmayından Org. Edward Lansdale, Firavun Sıçanı Operasyonu olarak anılacak gizli operasyonların altı aşamalı olacağını açıkladı: Siyasi, psikolojik, askeri, sabotaj, istihbarat operasyonları ve Küba siyasi liderlerine suikast girişimleri.[2]

Adım adım şu eylemler yapılacaktı:

-Altışar kişilik üç sabotaj ekibi hazırlanacak, bu ekiplerle Küba’nın sanayi tesislerine sabotajlar düzenlenecekti.

-Castro’nun en beğenerek tüttürdüğü türden puroların içine öldürücü zehir şırınga edildi. Bir yolu bulunup bu purolar Castro’ya hediye edilecekti.[3]

-Castro’nun içeceği suya katılmak üzere, hemen eriyen hap şeklinde zehirler hazırlandı.

-İyi bir dalgıç olan Castro’ya, daldığı zaman patlayacak bir düzenek okyanusun tabanına yerleştirildi.

-Öldürücü mikrop bulaştırılmış bir dalgıç takımının Castro’ya hediye edilmesi planlandı.

-İçine gizlice yerleştirilmiş bir iğneden öldürücü zehir akıtan bir dolmakalem Castro’ya hediye edilecek, bununla yazması sağlanacaktı.

-Çok güçlü teleskopik dürbünlü tüfeklerle Castro’nun uzun mesafeden vurularak öldürülmesi planlandı.

-Küba’da Castro karşıtlarına bol miktarda Dolar dağıtılacaktı.

-Miami’de çok sayıda elemana ve ekipmana sahip bir casusluk üssü kurulması için CIA yaklaşık 100 milyon dolar harcadı.

-ABD Adalet Bakanı Robert Kennedy ve ABD Genelkurmayı, Castro’ya suikast düzenlenmesi için Mafya ile işbirliği yaptı.[4]

Devrimden önce Amerikan Mafyası, Küba’da kumar sektörünü elinde tutmaktaydı. Castro, devrimden sonra tüm kumarhaneleri kapatınca, mafyanın da sonu gelmişti. Mafyanın yeniden bir yolunu bulup Küba’ya girmekte çok iştahlı olduğunu bilen CIA, Mafya tetikçisi Johnny Roselli’yi Castro’yu vurmak üzere kiraladı. ABD Başkanı John F. Kennedy ile aynı metresi paylaşan Mafya Babası Sam Giancana da plana dahil edildi.

Tam operasyonlara başlanacağı anda, ABD ile Sovyetler Birliği arasında ‘Küba Bunalımı’ patladı. Küba’da kurulu Sovyet roketleri nedeniyle dünya bir nükleer savaşın eşiğine gelmişti. İşte bu nedenle, 30 Ekim 1962’de Firavun Sıçanı Operasyonu iptal edildi.

Operasyonun iptal edilmiş olmasına rağmen, 8 Kasım 1963’de altı kişiden oluşan bir Amerikan sabotaj timi Küba’da sanayi tesislerine bomba koydu, 400 işçinin ölümüne neden oldu.

Kuzey Ormanları Operasyonu

Bu operasyon tarihe, ABD hükümeti ve Genelkurmayının birlikte tasarladıkları en iğrenç plan olarak geçmiştir.[5]

ABD hükümeti ve Genelkurmayı, komünizme karşı savaşımı bahane ederek, kendi ülkelerinde kendi halklarına karşı terörist eylemler planlamışlar, böylece Amerikan kamuoyunu aldatarak Küba’yı düşman ülke olarak göstermeyi başaracaklarını ve bunun sonucu olarak da Küba’ya savaş ilan edebileceklerini ummuşlardır.

Bu planın fikir babası Başkan Eisenhower olmuştur. Yerine seçilen Kennedy henüz başkanlık yeminini etmeden önce Küba’yı işgal etmek ve tarihe öyle geçmek istiyordu. Beyaz Saray’daki odasında askeri danışmanı Org. Lyman Louis Lemnitzer ve diğer danışmanlarına, Küba’nın kendilerine karşı bir yanlış yaparak eline koz vermesini beklediğini açıklamış, beklediği bahaneyi Küba yaratmayınca da şöyle demiştir:

“ABD, genel kabul görecek bir neden üretebilmelidir.”

Başkan Eisenhower, bunun nasıl olacağının yolunu da göstermiştir:

“Sanki Kübalılar yapıyormuş gibi, Amerika’da Amerikan halkına bombalı saldırılar düzenlenebilir.”[6]

Başkan Eisenhower, bu insanlık dışı planını gerçekleştiremeden Beyaz saray’dan ayrılır.

Kuzey Ormanları Operasyonu planı, Başkan John F. Kennedy’nin önüne gelir. ABD Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının hepsi bu operasyonu onaylamışlardır. İşte, bu hain operasyonun planlanan aşamaları:

-Amerika’nın caddelerinde masum insanlar kurşunlanarak öldürülecek, bütün dünyaya bunları Kübalılar yaptı denilecektir.

-Küba’dan ABD’ye kaçmakta olan sığınmacıları taşıyan gemiler okyanusta batırılacak, Küba hükümeti suçlanacaktır.

-Washington, Miami ve diğer büyük Amerikan kentlerinde dalga dalga terörist eylemler yayılacak, bunların sorumluluğu Küba hükümetine yüklenecektir.

-Bazı Amerikalılar işlemedikleri bombalama olaylarından, hiç ilgileri olmayan uçak kaçırmalarından dolayı suçlanacak, bu kişiler kamuoyuna Küba ajanları olarak sunulacaktır.

-Uydurma kanıtlar ortaya atılıp, ABD’de yaşanan tüm terörist eylemlerin suçlusu olarak Fidel Castro gösterilecektir.

-20 Şubat 1962’de, uzayda dünyanın yörüngesinde turlayan  ilk Amerikan astronot unvanını kazanacak olacak John Glen, Florida’da Cape Canaveral’dan ‘Mercury’ adlı uzay mekiği  ile tarihi yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Uzayda dünyanın etrafında dönmeye başladığında uzay mekiği, Amerikan değerleri olarak bilinen ‘Gerçek, Özgürlük ve Demokrasi’ sözcüklerini içeren bir bayrak taşıyacaktı.

Ancak Genelkurmay Başkanı, Siyonist Yahudi Org. Lyman Louis Lemnitzer ve kuvvet komutanlarının aklında ise bambaşka bir fikir vardı. Şunu öneriyorlardı:
“Eğer uzay mekiği havada infilak ettirilir ve astronot John Glen öldürülürse, bunu komünist Kübalıların yaptığı dünyaya duyurulur ve biz de Küba’ya saldırmak için istediğimiz sağlam gerekçeyi elde etmiş oluruz.”

ABD Genelkurmay Başkanı, Siyonist Yahudi Org. Lyman Louis Lemnitzer planının ayrıntılarını şöyle açıklıyordu:
“Mercury uzay mekiğinin uçuşuna, Kübalıların elektronik aygıtlar kullanarak müdahale etmiş olduğunu gösteren türlü kanıtları üretebiliriz.” [7]

Düşünebiliyor musunuz, ABD uzaya ilk Amerikalı astronotunu yollamaya hazırlanırken, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, kendi vatandaşları astronot John Glenn’i uçuş sırasında öldürerek Küba’ya saldırmanın bir gerekçesini yaratmayı tasarlıyorlardı!
Neyse ki John Glenn hiçbir olumsuzlukla karşılaşmadan uçuşunu tamamlayarak tarihe geçti. Geride kalan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, yeni tuzaklar hazırlamaya koyuldular.

-ABD işbirlikçisi Kübalılara, Küba ordusunun üniforması giydirilecek, bu kişiler ABD’nin Küba’daki deniz üssü olan Guantanamo Körfezinde terörist eylemler yapacaklardı. Üsse girecekler, önceden planlanmış sabotajları yapacaklardı. Cephaneliği havaya uçuracaklar, yangın çıkaracaklar, uçaklara bombalar fırlatacaklardı. Ve bütün bunlardan Küba sorumlu tutulacaktı. Ancak Genelkurmay Başkanı, Siyonist Yahudi Org. Lyman Louis Lemnitzer bunlarla yetinmiyor, daha da ileri gidip şu eylemi öneriyordu:
“Guantanamo Körfezi’nde bir Amerikan gemisini bombalayıp batırır, suçu Küba’ya yıkabiliriz. Ölen ve yaralananların isim listesini Amerikan medyasında yayınlayarak, bize yararı olacak kamuoyu tepkisini yaratabiliriz.”

Yukarıda ana başlıklarını okuduğunuz Kuzey Ormanları Operasyonunun son ayrıntılarını konuşmak üzere Genelkurmay Başkanı Lyman Louis Lemnitzer, 13 Mart 1962 Salı günü saat 14.30’da operasyona komutanlık edecek olan Tuğgeneral William H. Craigle bir görüşme yapar, onun görev belgesini imzalar. Daha sonra, Savunma Bakanı Robert McNamara’nın makamındaki ‘özel toplantıya’ katılır. Bir saat sonra da, başka John F. Kennedy’nin askeri danışmanı Org. Maxwell Taylor ile buluşur. Bu toplantılarda neler olduğu, neler konuşulduğu bilinmemektedir. Ancak üç gün sonra Başkan John F. Kennedy, ABD’nin Küba’ya karşı doğrudan bir askeri harekât başlatmasının olanaksız olduğunu bildirir!

Şaşkınlığa uğrayan ama hedeflerinden dönmek istemeyen Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, Küba’nın işgali için askeriyeye yetki verilmesinde ısrarcı olurlar, daha da ileri gidip sert üslupla talepte bulunurlar. Genelkurmay Başkanı Org. Lyman Louis Lemnitzer bununla da yetinmeyip Savunma Bakanı Robert McNamara’ya şu muhtırayı verir:

“Genelkurmay Başkanlığı, Küba sorununun yakın zamanda çözümlenmesinin zorunlu olduğuna inanmaktadır. Küba’daki komünist rejim ABD silahlı kuvvetleri tarafından alaşağı edilmelidir.

Genelkurmay Başkanlığı, Küba’ya erken bir askeri müdahalenin ulusal politika olarak kabul edilmesini önermektedir.”

Bu muhtırayı alan Savunma Bakanı Robert McNamara, Genelkurmay Başkanına olan güvenini tamamen yitirir, onunla ilişkilerini keser. Bu duruma çok öfkelenen Genelkurmay Başkanı Org. Lyman Louis Lemnitzer, şunları söyleyebilecek kadar ileri gider:

“Generaller iktidarı ele geçirebilseler, bu ülke için çok daha iyi olurdu!”[8]

Siyonist Yahudi Org. Lyman Louis Lemnitzer, çok duyarlı olunması gereken bunalımlı bir dönemde ABD ordusunun başında bulunmuş, belki de tehlikeli, hatta dengesiz aşırı bir sağcıydı. Ancak şu gerçek de unutulmamalıdır ki, Genelkurmay Karargâhının tüm generalleri, Kuvvet Komutanlarının hepsi ve Pentagon’un en üst düzey bürokratları da, bir kışkırtma yaratıp Küba’ya karşı bir savaş açılmasından yanaydılar.

Birkaç ay sonra, genelkurmay başkanlığı görev süresi uzatılmayan Org. Lyman Louis Lemnitzer, NATO’nun Avrupa temsilciliğine atanır.

Hem gizli hem de yasa dışı olan Kuzey Ormanları Operasyonunun belgeleri, kırk yıl gizli kaldıktan sonra ortaya çıkarılmıştır.

Biz yine dönelim Türkiye’ye.

Özellikle ABD ve AB’ye karşı tavır aldıktan sonra Türk Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’a saldırılarını artıran mandacı medyadaki sözde demokrasi aşığı asker karşıtlarının bir gün olsun, ABD Genelkurmayını eleştiren biryazısını gördünüz mü?

Yazamazlar!

Yazarlarsa, önce mamaları kesilir, sonra bir daha Amerika’ya ayak basamazlar!

[1] U.S., Department of State, FOREIGN RELATIONS OF THE UNITED STATES 1961-1963, Volume X Cuba, 1961-1962 Washington , DC

[2] http://www.gwu.edu/-nsarchiv/news/20010430/docl1.pdf

[3] http://news.bbc.co.uk/2/hi/americas/244974.stm

[4] http://www.pbs.org/wgbh/amex/rfk/peopleevents/e_mongoose.html

[5] James Bamford, “Body of Secrets”, Doubleday, 2001

[6] A.g.e.

[7] A.g.e

[8] A.g.e

YILMAZ DİKBAŞ

Atatürk’ün Turancılık hakkındaki düşünceleri

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 2:01 pm


Hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkleri bir devlet olarak birleştirmek,ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.

(…) Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanamamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma hırslarının sonuçları da tarihte yazılıdır.Baskıncı ve yağmacı olmak hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve tam eşitlik içinde birleştirerek, insancı bir devlet meydana getirme kuramının da kendine özgü koşulları vardır.

Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem,’ulusal siyasa’dır. Dünyanın bu günkü genel koşulları, yüzyılların kafalarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz.Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.

Ulusumuzun güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle ulusal bir siyasa gütmesi, bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu va dayalı olması greklidir. Ulusal siyasa demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup, ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak. Gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.”

Şevket Süreyya Aydemir

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 1:59 pm


Şevket Süreyya Aydemir

Yazar ve İktisatçı Şevket Süreyya Aydemir 1897 yılında Edirne’de doğdu. Edirne Muallim Mektebi’ni bitirdi. Azerbaycan, Dağıstan ve Gürcistan’da öğretmenlik yaptı. Moskova İktisadi ve Sosyal Bilimler Okulu’nu bitirdi. 1924 yılında Türkiye’ye döndükten sonra siyasal faaliyetlerinden dolayı Ankara İstiklal Mahkemesi’nce 10 yıl hapse mahkum edildi ve 1925′de 18 ay sonra aftan yararlandı. Eğitimci ve iktisatçı olarak devlet hizmetinde görev aldı; Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdür Muavini Ankara Belediyesi İktisat müdürlüğü, Ankara Ticaret Lisesi müdürlüğü İktisat vekaleti Sanayi Tetkik Heyeti reisliği görevlerinde bulunduktan sonra emekliye ayrıldı. İktisadi devletçiliği savunan toplumcu Kadro dergisinin yazı kurulunda yer alan Şevket Süreyya, bu dönemdeki siyasal ve ekonomik görüşlerini İnkılap ve Kadro adlı kitabında dile getirdi. 1924 yayınlanan Lenin ve Leninizm, 1930 yayınlanan Cihan İktisadiyatında Türkiye, kendi hayat hikayesini de 1959′da yayımladığı Suyu Arayan Adam adlı kitabın da anlattı. Bu tarihten sonra yoğun bir yazı dönemine girdi. Toprak Uyanırsa adlı romanında bir Anadolu köyünün bir aydının öncülüğüyle kalkınması hikaye ediliyordu. Tek Adam Mustafa Kemal İkinci Adam, İsmet İnönü’nün hayat hikayesi Menderes’in dramı (1969), Makedonya’dan, Orta Asya ya Enver Paşa adlı biyografya eserleri, kahramanlarının ayrıntılı hayat hikayeleriyle birlikte Birinci Meşrutiyetten günümüze kadar Türk toplumunun geçirdiği değişmeleri ve yaşanan olayları dile getirir. Cumhuriyet gazetesinde makaleleri düzenli olarak yayımlanan Aydemir, ihtilallerin mantığı adlı eserinde, toplumda yapı değişikliklerini, Türkiye’deki devrim ve ihtilal hareketlerini inceler.

ESERLERİ

Kadro dergisinin yazı kurulunda yer alan Şevket Süreyya, bu dönemdeki siyasal ve ekonomik görüşlerini İnkılap ve Kadro adlı kitabında dile getirdi. 1924 yayınlanan Lenin ve Leninizm, 1930 yayınlanan Cihan İktisadiyatında Türkiye, kendi hayat hikayesini de 1959′da yayımladığı Suyu Arayan Adam adlı kitabın da anlattı. Bu tarihten sonra yoğun bir yazı dönemine girdi. Toprak Uyanırsa adlı romanında bir Anadolu köyünün bir aydının öncülüğüyle kalkınması hikaye ediliyordu. Tek Adam Mustafa Kemal, İkinci Adam, İsmet İnönü’nün hayat hikayesi
Menderes’in dramı (1969), Makedonya’dan, Orta Asya ya Enver Paşa adlı biyografya eserleri, kahramanlarının ayrıntılı hayat hikayeleriyle birlikte Birinci Meşrutiyetten günümüze kadar Türk toplumunun geçirdiği değişmeleri ve yaşanan olayları dile getirir. Cumhuriyet gazetesinde makaleleri düzenli olarak yayımlanan Aydemir, ihtilallerin mantığı adlı eserinde, toplumda yapı değişikliklerini, Türkiye’deki devrim ve ihtilal hareketlerini inceler.

Necip Hablemitoğlu

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 1:57 pm

1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında “Dilde Fikirde İşde BİRLİK” adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı.

Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi.

Türkiye’de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları üzerine yaptığı araştırmalarla dikkat çeken Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002′de uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü.

O Dedi Ki:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk’ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!.”(Köstebek)

Vural Savaş

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 1:54 pm
Antalya’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1972′de Ankara Hakim adayı olarak mesleğine başladı. Sırasıyla, Aralık ve Gülnar hakimliği ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu Tetkik Hakimliği görevlerinde bulundu. 1987′de Yargıtay üyeliğine seçildi. 2 kez Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeliği’ne seçildi;Seyfi Oktay’ın Adalet Bakanı olduğu dönemde yapılan bazı atamalar ve seçimleri içine sindiremediği için bu görevinden istifa etti.

28 Şubat döneminde Refah Partisi, daha sonra Fazilet Partisinin kapatılma davasını açtı.Yargıtay üyelerinin kendi içlerinden gösterdiği beş aday arasından dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından seçildiği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görevine 21 Ocak 1997 tarihinde başladı ve Ocak 2001′de emekli oldu.29 yıllık meslek hayatında kaybettiği dava olmamıştır.

Kitapları

* Militan Demokrasi (2000)
* Militan Atatürkçülük (2001)
* Satılmışların Ekonomisi (2002)
* Atatürk’ün Kemiklerini Sızlatan Parti: CHP (2003)
* Türkiye Cumhuriyeti Çökerken (2004)
* Emperyalizmin Uşakları (2005)
* Dip Dalgası (2006)

   


Yekta Güngör Özden

Kategori: Kategorilenmemiş — kemalistihtilal @ 1:51 pm



YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN

Yargıç ve öğretmen ağırlıklı bir ailenin çocuğu olarak 05.06.1932’ de Tokat’ ın Niksar İlçesi’ nde doğmuştur. Babası öğretmen, annesi ev hanımı idi. İlk ve ortaokulu Niksar’ da, liseyi Samsun, Tokat ve Kayseri’ de okuduktan sonra Sivas’ ta tamamlamış, 1956’ da Ankara Üniversitesi hukuk Fakültesi’ ni bitirmiştir. Öğrencilik yıllarında Ankara Üniversitesi Talebe Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği ile Türkiye Milli Talebe Federasyonu Yayın Komisyonu Başkanlığı’ na getirilmiş, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Karayolları Genel Müdürlüğü Personel Dairesi’ nde çalışmıştır. 1956 yılında stajyer olarak katıldığı Ankara Barosu’ nda değişik görevlerden sonra 1965 – 1966’ da Genel Sekreterlik, 1972 – 1974’ de Başkanlık, bu arada 13 yıl ortaokul öğretmenliğiyle yüksekokul öğretim görevliliği yapmıştır. Yedek subaylığını 1958 – 1959’ da İstanbul Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanlığı Muhabere Bölüğü’ nde yaptıktan sonra Cumhuriyet Senatosu’ nda beş grubun oylarıyla 11.01.1979’ da Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçilinceye değin avukatlık çalışmalarını bağımsız biçimde sürdürmüştür. 1960 – 1961’ de Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı 2. Başkanlığı’ nda bulunmuş, Ankara Türk Devrim Ocakları kurucuları arasında yer almış, Türkiye Barolar Birliği’ nin kuruluş çalışmalarına katılmış, Türk Hukukçular Birliği Kurucu Genel Başkanı olmuştur. 02.03.1988’ de Anayasa Mahkemesi Başkan vekilliği’ ne, 08.05.1991’ de Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ na 1.kez, 25.05.1995’ de 2.kez seçilmiş, Anayasa gereği 65 yaşını bitirdiği 01.01.1998’ de emekli olduktan sonra da 08.06.1998’ de Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanlığı’ na, 10.05.2000’ de Türk Hukuk Kurumu Başkanlığı’ na seçilmiştir. Bu iki görevden de ayrılmıştır.

1953’ de, kuruluşunda Gençlik Kolları Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olduğu CHP’ den 1979 başında Baş hukuk Danışmanı ve Yüksek Danışma Kurulu Üyesi iken ayrılmıştır. ODTÜ’ nün de aralarında bulunduğu birçok kuruluşun ve tanınmış kişilerin avukatlığını üstlenmiştir.

Ulus, Barış, Ekspres gazetelerinde köşe yazarlığı yapmış, Cumhuriyet, Milliyet, Akşam ve Bugün gazeteleriyle Forum, Yankı, Noterler Birliği, Abece, Yeni Adalet, Devinim, Hukukçu, Sanat Çevresi, Mülkiyeliler Birliği, SSK, İş Bankası dergileriyle Baro dergisinde demeç ve yazıları, başta Varlık, Türk Dili, Çağdaş Türk Dili, Kemalist Ülkü olmak üzere kimi sanat dergilerinde şiirleri yayımlanmıştır. 1947’ de Sivas – Ülke Gazetesi taşra muhabirliğinden sonraki yıllarda sekreterlik, yazı kurulu üyeliği, sorumlu müdürlüklerde bulunmuş, Vatan Gazetesi’ ni mahkeme kararıyla bir yıl yönetmiştir.

1991 – 1995 yılları arasında Pos – Tel, Milli Prodüktivite, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), Demokrasi Kuşağı, Eğitim Dünyası, Amfora, Arena, Parlamentodan, İz, Panoroma, Fırtına, Hukukçu, Yeni Günaydın, Zaman, Türkiye, Orta Doğu, Tasvir, Yeni Yüzyıl gazeteleriyle Ressam Bedri BAYKAM’ ın İç Manzaraları adlı sergi broşüründe kendisiyle yapılan röportajlar yayımlanmıştır. 1993 – 1996 yıllarında yerli ve yabancı radyo ve TV istasyonlarında yinelenen röportajları yer almıştır.

Türk Hukukçular Birliği’ nin, Türk Hukuk ve Türkiye Felsefe Kurumları’ nın, Atatürkçü Düşünce, Çağdaş Yaşamı Destekleme ve Dil Derneklerinin, Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu’ nun, Öğretilebilir Çocukları Koruma, Acil Yardım Trafik Vakfı’ nın ve kimi vakıfların üyesidir. Üniversitelerde, Barolarda, Hukuk ve Eğitim Kurumlarında, ilerici derneklerde çağrılar üzerine yönetici ve konuşmacı olarak bilimsel toplantılara katılıp konferanslar vererek ya da açış konuşmaları yaparak Türk Devrimi, Atatürk İlkeleri, Lâiklik, İnsan Hakları, Demokrasi, Hukuk Devleti, Yargı Bağımsızlığı, Yargıç Güvencesi, Anayasa Yargısı, Anayasa, Avukatlık, Barış, Dostluk ve özellikle hukuk konularında açıklamalar yapmakta, çabalarda bulunmuştur. Şimdi, Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’ nde “Anayasa Sorunları” dersini vermektedir. Eşi emekli öğretmendir. Bir psikolog kızı, bir uzman hekim oğlu, biri 16, biri 1.5 yaşında iki erkek torunu vardır.

1953’ de Atatürk’ün geçici kabrinden (Etnoğrafya Müzesi) çıkarılışında bulunmuş, 4 Kasım 1953’ de buradaki Gençlik Nöbeti’ ni yönetmiş, 10 Kasım 1953’ de Anıt-Kabir’ e taşınma sırasında kortejin yöneticilerinin biri olduğu gibi Atatürk’ ün gömülüşünde hazır bulunan on sivilden, yaşamda kalan tek kişidir. Yıldırım Beyazıt Alanı’ ndaki Atatürk Heykeli’ nin açılış törenini yönetmiş, ilk kez 10 Kasım 1960’ da Anıt-Kabir’ de okunan Gençlik Andı’ nı yazmıştır. Avukatlık Yasası’ ndaki Avukatlık Andı, KKTC’ nin Bağımsızlık Andı’ nın da yazarıdır. Bestelenmiş şiirleri vardır.

GENÇLİK ANDI

Türk Gençliği olarak özgürlüğün, bağımsızlığın, egemenliğin, cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz. Her zaman, her yerde ve her durumda Atatürk ilkelerinden ayrılmayacağımıza, çağdaş uygarlığı geçmek için tüm zorlukları yeneceğimize namus ve şeref sözü verir, kendimizi Büyük Türk Ulusu’ na adarız. (10 Kasım 1960)”

ESERLERİ

Şiirleri:Dilek,Taş Ayna,Bir Gün Belki, Atatürk İçin Şiirler, Çağrı Özgürlüğe, Barışa, Mutluluğa, Yüreğim Güneş, Tan Çiçeği.
Denemeler:Atatürk Sizsiniz, Hukukun Üstünlüğü,İnsan Hakları,Laiklik, Demokrasi Yolunda.

Uğur Mumcu

Kategori: Kemalistler — kemalistihtilal @ 1:51 pm

Aslen, Ankaralı olan Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir’de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu. Annesi Nadire Hanım, babası, Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey’di.

İlk ve orta okulları Ankara’da okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. Bu hızlı yaşam Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baş1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere’ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olarak çalıştı.

Yazmaya, üniversite öğrenciliği yıllarında, Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön Dergisinde başlayan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı “ordu uyanık olmalı” sözleriyle, “orduya hakaret etmek”, “sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak” suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Uğur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat yargıtayca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra, Mumcu askerliğini, 1972-74 yılları arasında Ağrı’nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla “sakıncalı piyade eri” olarak tamamladı.

Patnos’ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi.

İlk yazıları 1962′den itibaren Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM v.b. dergilerde yer alan Mumcu’nun, 1968-69-70 yıllarında Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde zaman zaman çeşitli konularda inceleme yazıları da yayımlandı.

Köşe yazarlığına 1974 yılında haftalık Yeni Ortam dergisinde başladı. Daha sonra çalışmaya başladığı Anka Ajansında 1975 yılından itibaren Cumhuriyet’e de köşe yazıları yazdı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. gözlem başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 6 Kasım 1991′de İlhan Selçuk ve yaklaşık 80 Cumhuriyet çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat – 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi’nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992′de Cumhuriyet’e döndü.

Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 yılında uğradığı silahlı(arabasına bomba konularak) saldırı sonucu öldürüldü.

Büyük usta şöyle diyordu:

“Ben Atatürkçüyüm, ben cumhuriyetçiyim, ben laikim, ben anti-emperyalistim. Ben özgürlükçüyüm. Ben Bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben insan hakları savunucusuyum. Ben terörün karşısındayım. Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. Öyleyse, vurun, parçalayın! Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.”

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.